• Ana Sayfa
  • »
  • ONİKİNCİ PORTREMİZ; BUROKÊ HECÎ SILO

ONİKİNCİ PORTREMİZ; BUROKÊ HECÎ SILO

İbrahim Bey toprağından kopup işe girmek için şehre göç ediyor. Bilindiği gibi o dönemde acaba köyümden, toprağımdan kopsam bana bir şey olacak mı?

 


Bu ayki on ikinci portremiz nam-i diğer İbrahim Görgün. Köy kökenli ailesinin sevilen ve zeki bir çocuğuydu. Köken itibariyle köylüdür demem küçük görme anlamında değil, zaten bilindiği gibi hemen bütün insanların kökeni köylüdür, şehirler sonradan oluştuğu için köylü olmak doğanın bir kanunudur diyebiliriz. İbrahim Bey toprağından kopup işe girmek için şehre göç ediyor. Bilindiği gibi o dönemde acaba köyümden, toprağımdan kopsam bana bir şey olacak mı? Yaşayabilecek miyim? Diye telaşa hatta diyebilirim ki korkulara bile kapılırdı insanlar. Bu anlayış o dönemde zenginiyle, fakiriyle köylerde yaşan herkes için geçerliydi, o zamanlar şehirde yaşayanlara bajari (yani şehirli) deniliyordu. Portremiz İbrahim Bey ilçeye gidip yerleştiğinde, arada bir çocuklarıyla birlikte köyde bir hava almak için ya da şehrin havasından sıkıldıklarında köye ziyarete gelirlerdi, bizde çocuklarıyla oynamak için bir araya geldiğimizde onlara bajarî (yani şehirli) diye takılırdık, bu da onların zoruna giderdi. Ya kavga ederdik ya da onlarla oyun oynamayı bırakırdık.

 

Portremiz yani İbrahim Görgün aynı köydeniz, akrabayız da aynı zamanda. İbrahim Bey köyümüzden hiç kimsenin yapamadığı bir ilki gerçekleştirmişti; yani köyden kazaya gidip devlet işine ilk yerleşmişlerdendi. Portremiz devlet kurumu olan adı veterinerlik yani o zamanın adıyla baytarın şoförlüğüne kadrolu olarak yerleşmişti. Onun bu unvanı kazadaki bürokratlarla tanışmasına da sebep olmuştu. İbrahim Görgün soyadından anlaşıldığı gibi günü gören, bilen zeki bir insan olarak sayılabiliriz. İbrahim Bey kazaya yerleşmesiyle köyden birçok insanın yerinden, toprağından kopup da bir başka yere yerleşmesiyle dünyanın sonu olmadığını, böyle bir şey yapıldığında diye bilirim ki bu anlamda özel olarak köyümüzde, genel olarak o civarda bir ilki başaranlardan biriydi. Çünkü o zamana kadar tek- tük insanlar böyle bir şeyi başarmıştı. O zamana kazamızda genel olarak böyle bir şeyi parmakla sayılacak kadar insanlara ancak nasip olmuştu. Çünkü köyde yaşayan insanların dünyası bulunduğu toprağı, yaşadığı köyü ve çevresi onun dünyasıydı. Tabi daha sonra insanların çoğu şehirlere yerleşmeye başladı, daha çok bereketin şehirlerde olduğunu anlamaya başladılar. Daha evveli insanlar yerimizden- yurdumuzdan kopup, başka yerlere gidersek eğer geçim sıkıntısı baş gösterebilir diye düşünülürdü, o nedenle pek kimse o zamana kadar yerinden- yurdundan, toprağından kopup başka yerlere gitmemişti. Ablamın orada olması bizde zaman zaman kente giderdik, dolayısıyla arada bir onların evine de gidişimiz olmuştu. 70’ li yıllarda bende ortaokula başladığımda bir gün annemle evlerine gittik. Rahmetli annesi sağdı ben ortaokula yeni kaydımı yaptırmıştım. Küçük olmama rağmen rahmetli annesi Haci Gülê şehirde yaşamanın hoşnutsuzluğunu Nebi Musa’nın bir anekdotunu rahmetli anneme anlatmıştı. Ortaokul seviyesinde küçük bir çocuk sayılırdım. Bu anekdotu hala unutmuş değilim. Şöyle demişti; “Nebi Musa 300 yıl yaşamış. Ya Allahın Nebisi dünyadan ne anladın? Onun döneminde hayvancılık yapılırmış. Nebi Musa’nın hayvanları çok olduğundan bir yüz yılımı hayvancılık yaparak geçirmişim dermiş, ikinci yüz yılımı da uyuyarak geçirdim demiş. Nebi Musa son yüz yılını da şehirde geçirdiği ve ticaretle uğraştığı için doğru dürüst yorucu bir iş yapmadığını şehir yaşantısını bir ileri, bir geri gitmeyle tarif etmiş. O nasıl oluyor? Diye sormuşlar. Yemek gelirken yemek için bir ileri gidiyorsun demiş, yemek yendikten sonra geri çekiliyorsun.” Diye Haci Gülê anneme bu anekdotu bir güzel anlatmıştı. İşte İsmail’in annesi vallaha bizim yaşantımız da şu an Nebi Musa’nın dediği gibi bir ileri, bir geri gidiyoruz. Şu an başka yaptığımız hiç bir iş yok. Hiç olmazsa köydeyken oraya git, buraya git derken zamanımız dolardı ve hatta o kadar yorulmazdık, hakikaten de öyledir. Köyde iş olmasına rağmen şehirlerdeki gibi yorgun düşmezdik diye söylerdi. İşte hatırladığım kadarıyla rahmetli Haci Gülê şehir yaşantısından muzdarip ve bu şehir yaşantısından şikâyetçiydi. Rahmetli Haci Gülê’nin oğlu İbrahim Bey işini iyi yapan biriydi. Veterinerin şoförü kolay iş değil altında pikap veterinerle köy köy dolaşırdı. Giyimiyle kuşamıyla tam bir bürokrat giyimliydi. Hatta bilebildiğim kadarıyla her köye gittiğinde İbrahim Bey şık giyimli olduğundan köylü o veterinerdir diye herkes ona kıymet verirmiş. İbrahim Bey iş yapma konusunda da iyi bir insandı, ona işi düşenlerin elinden geldiği kadar işini görmeye ve yapmaya çalışırdı.

 

Portremiz İbrahim Bey bildiğim kadarıyla eğitime de önem verirdi. Abdurrahman isminde iyi, çalışkan, zeki bir biraderi vardı. Elinden geldiği kadar okuttu ve o dönem Türkiye’nin en iyi okullarından biri olan bir okula giderek makine mühendisi olarak okulu bitirdi. Zaten okulu bitirir, bitirmez de bir devlet kurumunda işe başladı yurt dışına ve diğer bazı işler yaparak şu an emekli olmuş vaziyette. İbrahim Bey şık giyimiyle bir cazibe merkezi gibiydi. Çocukla, çocuk- büyükle büyük bir insan sarrafıydı adeta. Onun için onunla arkadaşlık kuran, tam onun bir hayranı olurdu, onu çok severdi. Çünkü sevimli cana yakın bir insandı, toprağı bol olsun…

 

 

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 164